Herkes Yaratıcı Doğar. Bunu Körelten, Okulda Verilen Eğitimdir.

“Yaratıcı sektör” kavramı hala oldukça şaşırtıcı bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Gerçekten de yaratıcı sektör diye bir şey var mı? Varsa, nasıl ayakta kalıyor? Neden bu sektör olduğu gibi bir müzede sergilenmiyor? Dünya öyle hızlı değişiyor ki, merkezinde yaratıcılık barındırmayan işletmeler, adeta ölüme mahkum durumda.

“Ya yenilen ya da öl” sözü, aslında yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda kanlı canlı bir gerçek. Yaratıcılık, bir işletmenin sahip olabileceği en güçlü rekabetçi avantaj. Şirketlerin sürekli yeni ve taze fikirler fışkırtması gerekiyor. Ancak ufak bir sorun var: Etrafta yeterince ‘fışkırtan’ insan yok.

Bu soruna çözüm getirebilmek için iki önemli adımın atılması gerekiyor. Öncelikle, Hollywood tarafından bize dayatılan, ama aslında sadece bir şehir efsanesi olan, yaratıcı insanların normal insanlardan farklı olduğu kanısından bir an önce kurtulmamız gerekiyor. Yaratıcılığın gizemli, anlaşılması zor ve öğretilemeyen bir şey olduğunu düşünmeyi acilen bırakmalıyız.

Burada ‘yüksek sanattan’ bahsetmiyoruz; bahsettiğimiz şey, insanların hayal gücünü kullanmaya iten güç. Tabii ki herkes bir Mozart olamaz, ama herkes şarkı söyleyebilir. Herkes yaratıcı doğar. Bu yaratıcılık, okur-yazarlığın ve matematiksel becerinin aşılandığı okullarda aldığımız eğitim ile ortaya çıkar. Tabii ki okulda güzel yazı yazma ve sanat gibi dersler de var, ancak burada asıl öğretilen şey, uygunluk.

Genç çocuklar, fikir ‘fışkırtıyor’. Okula başladıkları anda ise keşfetme özgürlüklerini, risk alma dürtülerini ve deneyimleme arzularını kaybediyorlar.

Hepimiz çocukluğumuzu, sınavları geçmeye dayalı olan yapay bir yetkinlik çerçevesinde geçiriyoruz. Öğretmenlere bizden bekleneni vermeyi öğreniyoruz. Herhangi bir sektöre atılma zamanımız geldiğinde ise ‘uygunluğa’ şartlanmış oluyoruz. Günlerimizi toplantılarda harcıyor ve sürekli “kutunun dışında düşünmekten” bahsediyoruz. Ancak acı gerçek şu ki, kutunun dışına çok nadiren çıkıyoruz.

Acı olan bir gerçek daha var: Okullar, hiçbir zaman yaratıcılık üretmek için tasarlanmamıştır. Pek çok kişi bunun farkında değil, fakat ABD de dahil olmak üzere, pek çok ülkenin eğitim sistemi, 19. yüzyılın Prusya modeline dayalı. Çocuklara itaat etmeleri öğretiliyor; kendilerini zorlamaları veya yaratıcı bir bakış açısıyla düşünmeleri değil. Öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmanız bu yüzden aslında; tıpkı ABD’den Çin’e, neredeyse her ülkede çocukların okula üniforma ile gitmeleri gibi.

Bu sistem, fabrikalarda 9-5 çalışan ve otomobil motorları gibi parçalar üretmek için üretim sıralarında bekleyen insanlar için, başka bir deyişle tüm mavi yakalılar için oldukça iyi işliyordu. Ancak arama motorları tarafından yönetilen günümüz dünyasında bu sistem, çok açıktır ki, hata vermeye başladı. Çözüm ise basit ve kökten: Okullarda bir an önce yaratıcılığın da bir ders gibi öğretilmesi gerekiyor.

Dünyada meydana gelen pek çok yeniliğin ve inovasyonun Silikon Vadisi’nden çıkmasının başlıca sebeplerinden biri de, tabiri caizse ‘paçayı kurtaran’ çocukların fazla olmasından kaynaklanıyor. Gençliğin umarsızlığını temsil eden bu popülasyon, kendi kendine meydan oluyor, risk alıyor ve en önemlisi de başkalarının ne düşündüğünü umursamıyor. Gerçekten de dünyanın ezberbozanlara ve kural yıkanlara ihtiyacı var.

Her şeyden önemlisi de, yaratıcı insanlara en çok yönetim kurullarında ihtiyacımız var. Bu kişiler yönetim kurulu odalarına değişim getirdiklerinde, iş dünyası daha inovatif hale gelecek ve ancak o zaman daha büyük, iddialı ve heyecan verici fikirler havada uçuşacak.

Kim bilir, belki de bu, yeni bir dönemin başlangıcı olabilir: İnsanlığın yaratıcı çağı. İtiraf etmeliyiz ki hepimiz, buna ne kadar ihtiyacımız olduğunun farkındayız.

Not: Bu yazı Ogilvy & Mather Global Kreatif Direktörü ve Başkan Yardımcısı Tham Khai Meng tarafından yazılmış ve DigitalTalk Ekibi tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Etiketler