Leo Burnett İstanbul Kreatif Direktörü Emrah Akay ile Pazar Sohbeti

Hepinize merhaba. Bugün DigitalTalks Pazar Sohbetleri’nde Leo Burnett İstanbul Kreatif Direktörü Emrah Akay ile birlikteyiz.

Emrah merhaba, pazar günü sohbet davetimi kabul ettiğin için teşekkür ederim.
İyi pazarlar Ozan. Asıl davetin için ben teşekkür ederim.

Bize biraz kendinden ve Leo Burnett İstanbul’dan bahseder misin?
Kuleli ve Harbiye’nin ardından Topçu subayı olarak Silahlı Kuvvetler’de göreve başladım. Daha sonra ordudan ayrılarak bir müzik grubu kurdum ve birkaç sene profesyonel müzik yaptım. Ardından Cenajans Grey’in Türkiye’nin en büyük ajansı olduğu dönemde, reklam yazarı olarak reklam sektörüne girdim. Sırasıyla Movida ve Güzel Sanatlar’da çalıştım. 3,5 yıldır Leo Burnett İstanbul’un kreatif direktörlük koltuğundayım. Ortağım Oktar Akın’la birlikte ajansın tüm kreatif sürecinin sorumluluğunu üstleniyoruz.

Leo Burnett çok güçlü bir kültüre sahip. 85 ülkede 9.000 çalışanı var. HumanKind felsefesi ile “insan” odaklı bir pazarlama anlayışıyla çalışıyoruz. Senede 4 kere dünyanın herhangi bir yerinde farklı ülkelerden kreatif direktörlerle buluşup her çeyrekte yapılan işleri değerlendiriyoruz ve bu sayede yaratıcılık çıtamızı bir hayli yükseğe koymuş durumdayız.

Türkiye’de FIAT, Samsung, P&G, Generali, SEB Group, Diageo, Ülker Kellogg’s, GoodYear, Alfa Romeo, Jeep gibi markalara hizmet veriyoruz. Son 3 yılda aldığımız ödül sayısı 50’nin üzerinde. Geçen hafta değerli dijital ajanslarımızdan Voden’i de bünyemize kattık.

Hayırlı ve uğurlu olsun bu son gelişme. Leo Burnett İstanbul’da tüm müşterileriniz için yapılan iletişim çalışmaları senin onayından geçiyor değil mi? Eminim bütün işlerinizi seviyorsundur ama son zamanları düşündüğün zaman, “Çok güzel oldu gerçekten.” diyebileceğin çalışmalar var mı? Varsa nedir bunlar?
Biz Oktar’la müşterileri paylaşmadık. Tamamına klasik art&copy yaklaşımıyla ama tabii ki bir yönetici olarak bakıyoruz. Büyük çaplı tüm işlerde bizzat strateji aşamasından, kreatif brief’in çıkartılmasına, kreatif sürece ve elbette prodüksiyona eşlik ediyoruz. Son dönemde FIAT’a yaptığımız tüm işleri, Samsung Duyan Eller, Samsung Boğaziçi, Orkid Kız Gibi işlerimizi çok seviyorum.

Samsung Türkiye son zamanlarda başarılı viral çalışmalara imza atıyor. Bu iki projeden biraz bahser misin? Yanılmıyorsam dijital kökenli bir yaratıcı direktör değilsin. Özellikle senin görüşlerini merak ediyorum, dijitali nasıl görüyorsun? Senin için ne ifade ediyor dijital mecralar?
Duyan Eller gerçekten mükemmel bir iş oldu. Biz bu işin başında kreatif ekibe “sessiz brief” verdik. Heyecan ilk kıvılcımda başlamıştı. Sevgili Samsung Kurumsal Ekibi de bize müthiş destek oldu. Yine Dinamo Film ve yönetmenimiz Kuntay Alpman’ın işe gönüllerini koymasıyla ortaya müthiş bir sinerji çıktı. New York Festivals’tan ve Cannes’dan ödüllerle döndük. Bir gerçeği herkese empati kurdurarak ve kurgu yapmadan ortaya koymamız bu alanda taze ve farklı bir iş yapmamızın yolunu açtı. Video inanılmaz bir hızla dünyaya yayıldı ve neredeyse hiç negatif yorum almadık. Boğaziçi yarışları için de Ali İhsan Varol’la birlikte yaptığımız sürpriz, yine reklamda bilinen kalıpların yıkılmasına ve işlerin farklı da yapılabileceğine bir örnek.

Dijitale gelince… Evet dijital kökenli değilim. Zira 20 yıl önce bu işe başladığımda dijital diye bir şey yoktu. İnternet yoktu.

Her yeni teknoloji insanlık ona hazır olduğunda ortaya çıkar. İnsanları bir bilgisayara benzetebiliriz. Bundan 70 yıl önce yaşamış bir adamı günümüze getirip bilgisayarı gösterseniz, kendi zamanına geri döndüğünde insanlara nasıl anlatırdı? Muhtemelen “Öyle bir makine gördüm ki, ne sorsan cevap veriyor, başkalarıyla görüşmene izin veriyor vs vs.” derdi. Tüm bunları yapanın makine olduğunu zannederdi. Arkadaki kabloyu görmezdi bile. Oysa ki asıl olay “connected” olmakta ve o connection’ın kurulmasında.

Ben tüm bunları keşfeden ve insanlığın hizmetine sunan nesildenim, önünde hazır bulan nesilden değil. Dolayısıyla aslolanın “fikir” olduğunu ve fikirlerin insanın doğasından, özünden, kalbinin derinliklerinden gelen içgörülerle ortaya çıktığını biliyorum. Şimdi, eskiden “connected” olmayan insanlığın birbirine bağlandığı, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, en küçük olayın-haberin birkaç dakikada yayıldığı ve herkesi etkileyebildiği, dönüştürüp değiştirebildiği bir dönemdeyiz. Bulduğunuz fikirler artık dijital sayesinde bambaşka bir etki yaratabilme gücüne sahip. Hatta dünyayı değiştirebilme gücüne sahip. Ben dijitali işe böyle bir “tool” olarak görüyorum.

Dijitalin toplam medya yatırımları içindeki payı gittikçe artıyor ve bu artış kaçınılmaz olarak devam edecek… Bu çerçevede yaratıcı kampanyalar ortaya koymak daha mı kolaylaşıyor yoksa daha mı zorlaşıyor? Tabi iletişimin yaratıcılığının ötesinde markanın (reklamverenin) harcadığı medya bütçesiyle hedefine ulaşması eskiye göre daha zor değil mi? Artık tüketicinin gün içinde aldığı iletişim mesajı sayısı eskiye göre çok daha fazla… Bu konuda neler paylaşmak istersin?
Dijitalin payı, Türkiye’de hâlâ dünyaya göre geride. Bütün araştırmalar bizim bir televizyon toplumu olduğumuzu söylüyor. Ancak bunun böyle gitmeyeceği çok açık. Akşam 7’de TV’nin başına oturup 12’ye kadar orada sana dayatılan programları izlemek zorunda olmadığımızı anlamaya başlıyoruz. Medya değişmek zorunda. Klasik TV yapısı değişmek zorunda. Sen canın istediğin zaman, canın istediğin içeriği izleyebilmelisin. Benim çocuklarım tuvalete bile tabletle giriyor. Herkesin elinde akıllı telefon, sürekli bağlantı halindeler. 20 sene sonra geriye dönüp baktığımızda “Ne kadar saçma televizyon reklamları yapıyormuşuz.” diyeceğiz. Herkes varolabilmek için “content” üretmek zorunda olduğunu mutlaka anlayacak. Üstelik bu “content”, tanıtım, ürün özelliği vs dışında bireyin ve toplumun yüksek faydasına dokunmak durumunda olacak. Yoksa atlanacak. Harcanacak bütçeden daha önemli olan taraf bu.

Bu sene Cannes’a gidip, takip ettiğini biliyorum. Yapılan tüm iletişim çalışmalarını, kampanyalarını düşündüğün zaman hangi trendler ön plana çıkıyor? Neler söylemek istersin kısaca? Bir de Cannes’da en başarılı ve ilham verici bulduğun işlerden bir iki tanesini paylaşmak ister misin?

Cannes’da;

1) Önyargılara, cinsiyet ayrımcılığına, tabulara, insan hakları ihlallerine, şiddete, kalıplaşmış eski düşünce biçimlerine karşı çıkmak

2) Daha iyi yaşam koşulları için teknolojiyi insanların yararına kullanmak ve bunun için inovasyon yapmak

3) Gerçek insan hikayeleriyle ilham vermek

4) Basitlik

5) İnsanların özlerinde bulunan güçleri açığa çıkartmak

6) Empati kurdurmak

7) Sürprizler yapmak

8) Dürüstlük

gibi değer ve trendlerin öne çıktığını görüyoruz. Daha da çoğaltabiliriz.

İnsanlık tarihine baktığımızda dünyanın daha önce hiç olmadığı kadar “iyiliğe” doğru yöneldiğini, şu dönemde çok büyük bir değişimin “hamilelik” aşamasında olduğunu, korku, şiddet, baskı, dayatma, zorlama, eski inanç ve basmakalıp düşüncelerle hareket etme gibi eski alışkanlıklarından kurtulmakta olduğunu, merhamet, sevgi, eşitlik, adalet ve özgürlük odaklı yeni bir dünyanın doğum sancılarını yaşadığımızı söyleyebilirim. Dünyanın ve ülkenin haline, terör olaylarına, tuhaflıklara bakıldığında bu sözlerim fazla iyimser gelebilir. Ama biz bunların hepsini açık seçik göreceğiz ki iplikleri pazara düşsün ve öyle de olacak. “Söylemiştim” demek için yazıyorum buraya 🙂

Emrah paylaştığın değerli bilgiler ve çarpıcı yorumlar için teşekkür ederim. Eminim ilerleyen haftalarda tekrar görüşürüz. Bu arada bir sürprizi buradan okuyucularımızla paylaşmak istiyorum. Seni bir aksilik olmazsa 6 Ekim’de gerçekleştireceğimiz MarketingTalks Sonbahar’15 Konferansı‘nda “Cannes’daki Trendler” başlıklı sunumunla dinleyeceğiz. Şimdiden merakla bekliyorum bu sunumu.
Ben teşekkür ederim Ozan. 6 Ekim’de görüşmek üzere. Herkese iyi pazarlar diliyorum.

Etiketler